Friday, September 11, 2009

Ara sıra durup ruhumuzu beklemek

Guzel bir yazi, bu anektodu daha once de duymustum...

DAMLACIKLAR / Berna Sağlam Naipoğlu

Son zamanlarda üzerinde en çok düşündüğüm konulardan biri de bu kadar çalışmanın, bu kadar koşuşturmanın nereye varacağı. Bir gün geçmiyor ki acele etmeden, sakin sakin çalışıp eve sakin dönebileyim. İstinasız hergün yoğunluk sebebiyle telaş içindeyim. Kalbim normal ritminin hep üzerinde atıyor. Yürümüyorum, koşuyorum. Yemek yerken neredeyse çiğneyemeden yutuyorum. Bir insanın asgari de bile ihtiyacı olan, yapması gereken ne varsa onları yaparken zaman kaybediyormuşçasına sinirleniyorum. Yapmam gereken şeyleri önem sırasına koyduğumda çoğunluk birinci sırada yer alıyor. Doğal olarak sıkılıyor ve strese giriyorum. Her gece uyumaya hazırlanma süresini direkt geçip, yatağa yaklaştığım an gözümü kapayıp uykuya geçiyorum. Gece 3-4 kez bebek için uyanıyorum. Sabahları ise yine yetişmem gereken onlarca konuya koşmak üzere uyanıp yola çıkıyorum.

Çok uzun zamandır göremediğim çok yakın bir arkadaşım var. Her sabah aklıma geliyor ve arayayım diyorum ama akşam geç bir saat olduğunda arayamadığımı, koşuşturma içinde unuttuğumu farkediyorum. Özleme hissim burnumu sızlatıyor. Beni ihmale iten sebepler ise sinirimi bozuyor. Ertesi gün yine aynı, sonra yine aynı. Aramayı başardığım an gözüm doluyor. Bu yoğunluktan hep birşeyleri kaçırdığımı hissediyorum. Bazen durup kendimi sallayıp daha kaça bölüneceğimi, böyle nereye koştuğumu düşünüyorum. Durmak ve sadece durmak istiyorum o an. Ne ses, ne hareket, sadece öylece durmak. Durabilmenin lüksünü yaşamak...

Tüm bunları arkadaşlarımla konuşurken kimsenin benden farkı olmadığını da görüyorum. Herkes aynı hissediyor. Bunu bir tür çağın vebası olarak tanımlıyorlar. Bu konuda konuşurken içimizden biri bize Michelangelo Antonioni'nin 1995 yapımı "Par dela les Nuages" (Bulutların ötesinde) adlı filminde hoş bir sahneyi anlattı. O da bir yerde okumuş.

Filmde bir genç kız cafede gizemli bir erkekle tanışıyor ve adam ona şu hikayeyi anlatıyor: Bir zamanlar Afrika'da kayıp bir şehri aramakta olan arkeologlar, beraberlerindeki eşya ve yükleri, hayvanların ve yerlilerin yardımı ile taşıyarak uzun bir yolculuğa çıkmışlar. Kafile zor doğa koşullarında, balta girmemiş ormanların içinde ilerleyerek, nehirleri, cağlayanları geçerek yolculuğa günlerce devam etmişler. Fakat günlerden bir gün yerlilerin bir kısmı birden durmuşlar.

Taşıdıkları yükleri yere indirmişler ve hiç konuşmadan beklemeye başlamışlar. Ulaşmak istedikleri yere bir an önce varmak isteyen batılı arkeologlar bu duruma bir anlam veremeyip, zaman kaybettiklerini, bir an önce yola devam etmeleri gerektiğini anlatarak, yerlilerin neden durduklarını öğrenmek istemişler.

Fakat yerliler büyük bir suskunluk içinde sadece bekliyorlarmış. Bu anlaşılmaz durumu, yerlilerin dilinden anlayan rehber, onlarla bir süre konuştuktan sonra şu şekilde ifade etmeye çalışmış: "Çok hızlı gidiyoruz. Ruhlarımız geride kalıyor."

Bu gerçekten çok doğru geldi bana. Hissedecek zamanı kendimize vermediğimiz için ruhlarımız geride kalıyor. Olayların ve durumların içine o kadar çabuk girip çıkıyoruz ki ruhumuz ve kalbimiz idrak bile edemiyor. Taş gibi oluyoruz. Modern şehir hayatı ve çağımızın getirdiği en büyük sorunlardan biri de bu. Hızla sonu bir türlü gelmeyecek olan biryerlere doğru çılgınca koşuşturuyoruz ve bunu yaparken de en başta kendimizi ihmal ediyoruz. Algımızı ve hislerimizi bir çok şeye kapatmaya çalışarak zaman avantajı kazanmaya çalışıyoruz. Çünkü eğer bunu yapmazsak yaşadıklarımızı, etraftaki ayrıntıları, manzaraları, küçük mutlulukları, kısaca hayata dair pekçok güzelliği göreceğiz. Ya da yaşanan yığınla drama, saçmalığa ve ilkelliğe seyirci kalmayıp, duyarsızca sadece bakıp geçmek yerine engel olacağız veya olmaya çalışacağız. Bu da bize koşacağımız zamandan çalma gereği yaratacak. Ama böyle yapmayınca da kendimiz olmaktan çıkıyoruz.

Yok, ne olursa olsun biz kendimize gelelim. Ara sıra da olsa durup ruhlarımızı bekleyelim. Yavaşlayalım, her günün sabahında ve her gece uyumadan önce aynaya bakalım ve kendimizi hatırlayalım.

Durup, sadece kendimize doğru bakalım iki dakika bile olsa...